
7 Mayıs 2011 Cumartesi
5 Ocak 2011 Çarşamba

Göl kenarındayım. Yanı başımda duran peynirli simit ve çay günün ilk öğünü... Şehir yavaş yavaş uyanıyor. Balıkçı lokantaları kapalı... Bir iki saat sonra açılırlar. Izgara balık kokusu yayılır sahile. Ben yine burada olurum. Üzerinde çalıştığım romanı bitirmem lazım. Yayınevi geçen gün aradı. İki haftam var. Üç kişilikli bir kadını anlattım kitapta. Genlerinden getirdiği acı mirası bir ömür boyu yamalı bir elbise gibi taşıyan Jeyan Hanım’ın hikâyesi… Umarım beğenilir. Göl durgun. Hava puslu. Devasa, barışçıl bir Leviathan çıkıyor hayalimde suyun içinden. (Art alan bilgisi: Loch Ness) Ya da yolunu şaşırmış bir vapur yeryüzünün en eski melodisini ıslıkla çalarak geliyor bana doğru. Hayal gücümü seviyorum. Ve bu ıssız, yalnız anı da…
4 Ocak 2011 Salı
DÜŞLER

MONO *
Yağmur yağıyor ve kırlangıçlar S şeklinde uçuyor gökyüzünde. Cudi dağının tepesindeyim. Hiçbir şeyi kaybetmek istemiyorum diye bağırıyorum. Nedensiz.... Öylesine.... Sesim boşlukta yankılanıyor ve bana yabancılaşıyor. Kullandığım araba binanın dördüncü katına girdiği ve aniden her yeri su bastığı için arabada sıkışıp ölmüşüm. Sonra işte bu dağın tepesine koymuşlar beni. Bekliyorum. Kumral saçlarım sarıya, altımdaki kot pantolon çiçekli uzun bir eteğe dönüşmüş. Dağ, geniş orasından burasından dumanlar tüten bir ovaya bakıyor. Dumanların sıcak su kaynaklarına ait olduklarını düşünüyorum. Uzakta bir köy var. Bir sürü çocuk toplanmış oynuyor, dans ediyor köy meydanında. Eşeğinin tepesinde yaşlı, sakallı bir adam çıkıyor bu topluluğun arasından ve ağır aksak dağa doğru gelmeye başlıyor. Elinde bir bıçak... Tedirginlik hissediyorum ve kaçırıyorum bakışlarımı ondan . Gökyüzüne bakıp, bir kırlangıç olmayı diliyorum. Havada, boşluğun içinden bir kapı açılıyor. Siyah beyaz eski İstanbul sokaklarından biri var kapının ardında. Yapraklar sokağın bir tarafından diğerine uçuşuyor. Yarı canlı yarı cansız bir resim bu. Elimi uzatıyorum. Kapı kapanıyor. En son bir serçe olarak görüyorum kendimi. Şehrin üzerinde, televizyon istasyonlarının, okulların, gökdelenlerin, teleferiklerin üzerinde süzülüyor ve ‘My Way’i söylüyorum . Büyük Çekmece gölü çıkıyor karşıma bu kısa yolculuktan sonra. Nevin geç kaldın ! diye sesleniyor bana göl. Hızla aşağı doğru uçarken Napoleon’u görüyorum gölün kenarında. Piknik yapıyor. Yapraklar uçuşuyor üzerine. Yönümü değiştirip şapkasına konuyorum. Ne dağ ne göl ne de çocuklar yok artık.
*Bir
Yağmur yağıyor ve kırlangıçlar S şeklinde uçuyor gökyüzünde. Cudi dağının tepesindeyim. Hiçbir şeyi kaybetmek istemiyorum diye bağırıyorum. Nedensiz.... Öylesine.... Sesim boşlukta yankılanıyor ve bana yabancılaşıyor. Kullandığım araba binanın dördüncü katına girdiği ve aniden her yeri su bastığı için arabada sıkışıp ölmüşüm. Sonra işte bu dağın tepesine koymuşlar beni. Bekliyorum. Kumral saçlarım sarıya, altımdaki kot pantolon çiçekli uzun bir eteğe dönüşmüş. Dağ, geniş orasından burasından dumanlar tüten bir ovaya bakıyor. Dumanların sıcak su kaynaklarına ait olduklarını düşünüyorum. Uzakta bir köy var. Bir sürü çocuk toplanmış oynuyor, dans ediyor köy meydanında. Eşeğinin tepesinde yaşlı, sakallı bir adam çıkıyor bu topluluğun arasından ve ağır aksak dağa doğru gelmeye başlıyor. Elinde bir bıçak... Tedirginlik hissediyorum ve kaçırıyorum bakışlarımı ondan . Gökyüzüne bakıp, bir kırlangıç olmayı diliyorum. Havada, boşluğun içinden bir kapı açılıyor. Siyah beyaz eski İstanbul sokaklarından biri var kapının ardında. Yapraklar sokağın bir tarafından diğerine uçuşuyor. Yarı canlı yarı cansız bir resim bu. Elimi uzatıyorum. Kapı kapanıyor. En son bir serçe olarak görüyorum kendimi. Şehrin üzerinde, televizyon istasyonlarının, okulların, gökdelenlerin, teleferiklerin üzerinde süzülüyor ve ‘My Way’i söylüyorum . Büyük Çekmece gölü çıkıyor karşıma bu kısa yolculuktan sonra. Nevin geç kaldın ! diye sesleniyor bana göl. Hızla aşağı doğru uçarken Napoleon’u görüyorum gölün kenarında. Piknik yapıyor. Yapraklar uçuşuyor üzerine. Yönümü değiştirip şapkasına konuyorum. Ne dağ ne göl ne de çocuklar yok artık.
*Bir
25 Aralık 2010 Cumartesi
KUKLACI

Eli tezgâha dayalı yarım, karmaşık hayallerinden birine dalmıştı yine. Griydi zihninin gökyüzü. Tedirgin, korku dolu sicimler dolanmıştı bedenine. Akşam ailesiyle önemli bir konuşma yapacak, sıkıntılı saatler geçirecekti ardından. Söyleyeceklerini toparlayamıyordu bir türdü aklında.
Sessizdi içerisi. Okulu kıran birkaç liseli, diz üstü bilgisayarında bir şeyler yazan genç bir kadın ve türk kahvesini ağır ağır yudumlayan yaşlı bir adam vardı. Kapı açıldı. Heyecanla kalkıp indi göğsü. Gelen genç bir çiftti. Sol yüzük parmaklarına baktı. Evliydiler. Ve kararsız…
“ Ben… ne içsem? Bir espresso ristretto alayım. Nasıldır tadı?”
“Yoğun içimlidir efendim.” Barista diliyle konuştuğunda ışıklı, cazip bir kadının ruhu giriyordu içine.
“O zaman capuccino olsun.” Para ödendi. Makinanın derinlerinden gelen donuk sese odaklandı herkes. Köpük kubbesi fincanın tepesine dökülünce alışveriş tamamlandı.
Barista: kahve yapımı konusunda özel eğitim almış kişilere verilen ad.
Sessizdi içerisi. Okulu kıran birkaç liseli, diz üstü bilgisayarında bir şeyler yazan genç bir kadın ve türk kahvesini ağır ağır yudumlayan yaşlı bir adam vardı. Kapı açıldı. Heyecanla kalkıp indi göğsü. Gelen genç bir çiftti. Sol yüzük parmaklarına baktı. Evliydiler. Ve kararsız…
“ Ben… ne içsem? Bir espresso ristretto alayım. Nasıldır tadı?”
“Yoğun içimlidir efendim.” Barista diliyle konuştuğunda ışıklı, cazip bir kadının ruhu giriyordu içine.
“O zaman capuccino olsun.” Para ödendi. Makinanın derinlerinden gelen donuk sese odaklandı herkes. Köpük kubbesi fincanın tepesine dökülünce alışveriş tamamlandı.
Barista: kahve yapımı konusunda özel eğitim almış kişilere verilen ad.
ÖĞRENCİ

Sis ile kaplıydı şehir. Yoğun, beyaz, bütün sıkıntıları ve sözleri örten bir sessizlik... Saat sekiz. Gözlerini açtı. Duvardaki posterlere baktı kim bilir kaçıncı kez. Görmek istediği ülkelerin haritadaki yerleri, birkaç kartpostal ve Fındıkkıran Operasının afişi… Geçen ay sınıftan arkadaşlarla gitmiş, aklının ve ruhunun bir kısmı orada, sahnenin devasa, büyülü dünyasında hapsolmuştu.
Yataktan kalktı. Ayakları soğuk marleye değince ürperdi. Terliklerini giydi hemen. Ardından Annesinin ördüğü hırkayı… Perdeyi araladı. Zemin katın penceresinden görünen dünyaya baktı kısa bir süre. İnsanlar, arabalar hızla akıp gidiyordu nehrin içinde. Dersin başlamasına bir saat var. Alelacele giyindi. Defter ve kitapları özenle yerleştirdi çantasına. Kapıyı usulca açtı...
20 Kasım 2010 Cumartesi
RUHLAR ÜLKESİ

Yılankavi bir sarılıktı bu… Martıların ve köpeklerin ayak izlerini takip ettim. Şeytanminarelerinin, sahile vuran kömür parçalarının arasından geçtim. Dalga sesleriyle örülü terkedilmişlik öyküsü anlatıyorlardı birbirlerine. Çantam ilerledikçe hafifledi. Durup içine baktım. Kıyafetlerim, fotoğraf makinam, defterim… Hepsi farkına varmadan kaçıp gitmişlerdi sıkıcı, melankolik dünyamdan. Sadece ufak bir kağıt parçası vardı üzerinde kısa bir not yazan. “Gerçek hayalin örtüsüdür.” Yeldeğirmenlerine karşı savaşan sakallıyı anımsadım. Yıldıramayacalardı beni. Sözlerim, hissettiklerim birleşik labirentler krallığının içinde saklıydı. İstediğim am canlandırabilirdim ruhlar ülkesinin ele avuca sığmaz karakterlerini...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
