5 Kasım 2010 Cuma

ÖĞRETMEN


Sınıfın penceresinden ufka doğru uzanan ormana takıldı gözleri… Hava soğuktu. Kuzgunlar ağaçların en üst dalına konmuş, tüylerini kabartıyordu. Aklına bir şiir geldi kuzgunu unutmak ve ölümle ilişkilendiren. Öğrencilerine baktı. Tarihin en çetrefilli dönemlerinden birini okuyorlardı sessizce. Bizans İmparatorluğunun Çöküşü… Bir sonraki ders yazılı var. Üzerlerinde dolaşan hayali atları, yiğit savaşçıları gördü. Toz dumandı ortalık. Ardından kayboldu görüntü. Gerçek, devasa kanatlarıyla örttü düşleri. Buraya ilk geldiği günü anımsadı. Aslı’dan yeni ayrılmıştı. Söz yüzüğünü kasabanın girişindeki nehre atmış, kurtulmuştu içindeki yükten. Acımasızdı hayat. Ne demek “ Bir başkasını seviyorum”.
Bu kadar kolay yitip gider miydi sevgi ? İvedilikle kovdu karamsarlık bulutlarını. Yoksa birazdan yağmur başlayacak, sırılsıklam kalacaktı öğrencilerin önünde...

17 Ekim 2010 Pazar

GEÇMİŞTEN


Dün yirmi yıl önce yazdığım bir öyküyü buldum. Adı “İsimsiz Hikâye”. Yazdıktan kısa bir süre sonra Kalamış’a akrabalarımızı ziyarete gitmiştik. İki kardeş birlikte yaşıyordu aile büyüklerimiz. Nevin Teyze ve Necmi Amca. İkisi de hiç evlenmemiş. Annem mutfakta, Nevin teyze ile yemek hazırlarken biz Necmi Amca ile sohbet ederdik. Klâs adamdı. Sabahları şık röpteşambırını giyer, pencerenin kenarında gazete okurdu.
Kore gazisiydi. Savaş yıllarından kalma bir resmi vardı bizde. Hollywood artistlerine benziyordu. 12- 13 yaşlarında karşısına oturur yazar olma hayallerimden bahsederdim ona. Yazdığım hikâyeyi okudu. Beğendi. İsimsiz yerine bir öneride bulunup, başlığın yanına parantez içinde ( Adsız ) yazdı.
Öğle yemeklerine Güzin Teyze de katılırdı bazen. En büyük kardeşleriydi ve yalnız yaşıyordu. O da evlenmemişti. Geçmişten, oturdukları apartmanın eskiden ahşap bir ev olduğu güzel günlerden bahsederlerdi. Ve Annem’in çocukluğundan… Öykünün bir kısmını şimdi burada...

İSİMSİZ HİKAYE

Pencereyi açtı. Tatlı bir sıcaklık benliğini sardı. Sonra birden yan duvardaki karınca yuvasını farkerti. Ne kadar çok karınca var diye düşündü. Birbirleri ardına yuvaya girip çıkıyor, ağızlarındaki yiyecek parçalarını düşürmeden taşımaya çalışıyorlar. Ne karmaşa ! Karşı evin penceresi açıldı. Madam Viyoletta her zamanki gibi sardunyasını suladı. Sadece ikisinin bildiği anlaşılmaz, renkli bir dil ile konuştu onunla. Kim bilir kaç zamandır o evde yalnız başına yaşıyor diye düşündü. Böyle dalmışken Kıvılcım ayaklarına sürtündü. Kendini bildi bileli bir hayvan beslemişti. İlk çocukluğunda Anadolu’da yaşarken kırmızı gözlü iki tavşanı vardı. Sonra sırasıyla kanarya, kaplumbağa ve kedi... Fakat evde geçirdikleri ilk ayın sonunda ölmüştü bütün arkadaşları. Şimdi yetişkin, iş güç sahibi olamayan, huzursuz bir insandı. Ve kedinin evdeki yirmi yedinci günüydü. Dışarı çıktı. Salı pazarı ya, etraf curcuna. Pazarcılar ellerinde kalan son malı satmaya çalışıyorlar. Sokaklar sonu gelmeyen bir labirent gibiydi. Hızla yürüdü. Gölgeler yavaş yavaş büyüyor, hoparlörlerden ikindi ezanı yayılıyordu şehre.


15 Ekim 2010 Cuma

HAYYAM'DAN





Alemin sırlarını ne sen çözebilirsin ne de ben
Bu muamma harfini ne sen anlayabilirsin ne de ben
Perdenin bu tarafında senin benim dedikodularım var
Perde kalkarsa ne sen kalırsın ne de ben...

13 Ekim 2010 Çarşamba

OKU, YAZ, HİSSET


Yeni bir kitap geçti elime. Adı "Minare Şehrinin Kadınları". Yazarı Prenses Mirza Rıza Han Arfa. Süheyl Babamın hediyesi... Sahaflardan almış. II. Abdülhamit dönemini- yaklaşık 1900-1908 yılları arasını- kapsıyor ve genç bir kadının gözünden anlatıyor İstanbul'u. Ya da yazarın deyişiyle İslambol'u. Çok dilli, kültürlü bir yer imiş buraları. Kadınların peçelerin arkasından solumaya çalıştığı, Göksu ve Kağıthane'de nispeten rahatlayıp karşı cinsle bakıştığı, hayal gücü ve umutlarıyla mutlu olduğu bir yer... Yazarı hakkında hiç birşey bilinmiyor. Kitap Almancadan çevrilmiş. Almancaya da başka dilden... Dergi, kitap.... Okudukça anlıyorum ne kadar az bildiğimi. Öğrenmek için zaman sınırlı... Yazmak, herşeyin ortasında sihirli, kocaman bir dünya...
Bir sürü konu var kafamda. İzlerken, konuşurken not alıyorum zihnimdeki deftere. Sonra kanepede kahve, müzik ve doğanın sesi eşliğinde harmanlanıyorlar. Karakterlere dönüşüyor ve kendi alemlerinde yaşamaya başlıyorlar. Satırlar arasında, kalemin ucunda ve kalbimde.En çok puslu günleri ve yağmuru sevdiklerini biliyorum. Kulağıma öyle fısıldadılar:) Geceyi Levni'nin bir minyatürü ile bitirelim...

16 Eylül 2010 Perşembe

ADA hikayesinden...

Aydınlık sanrısına tutulmuş yaşlı bir öykücü gibi seyrediyordu gelip geçen vapurları ikinci katın penceresinden. Pek çık insan vardı iskelede bekleşip duran. Kalın paltoları, yün bereleri içinde büzüşüp kalmıştı kimi. Bulvar gazetelerinin, olur olmaz hikayelerin içinde kaybolup gitmişti kimi de. Aralarında sarı pantolonlu bir adam vardı. Elindeki mavi poşeti sıkı sıkı tutuyor, ürkek gözlerle bakıyordu etrafa. Üşümemek için durduğu yerde sallanıyordu. Onunla birlikte poşetin içindeki otlarda savruluyordu bir o yana bir bu yana. Yerden onlarca metre yükseklikteki sokak lambaları yandı birden. Saat altı... Bu saatten sonra azimli bir komutan gibi adayı esir alan gaz lambalarının ve ışıldakların hükümranlığı başlar. Kapılar kilitlenir, sokaklar hızla boşalır. Korku, gezgin ruhunu sürükleyerek gelir çöreklenir adanın üzerine..

10 Eylül 2010 Cuma

KIRMIZI PABUÇLAR dan...


Kelebek ruhum yok ki benim ! Hiç bir zaman olmadı. Uzakların çağrısına hiç kapılmadım. Yağmurlu bir akşamüstü yürüyerek eve gitmeyi bile göze alamamıştım. Kabarık yünlü bir koyun gibi kalabalık servis minübüsüne binip, dışarıdan hızla geçen insanların, trafik lambalarının yalnızlığını seyredalmıştım. Evet... Ben de bir koyun insan olmuştum. Ve soğumuş, yarı bayatlamış bir simit yiyerek kutlamıştım bunu evde. Evde... Evimizde. Dairemiz ana caddeye bakıyor. Akşamları pencereden gördüğüm arabalar, yanıp sönen ışıklar ve deniz sıkıntı veriyor bana. Duvarlarda bir zamanlar çok sevip artık nefret ettiğim tablolar asılı. Salondaki büyük, pastel renkli koltuklar uykudan çok kaybolma hissi vadediyor. Televizyon izlerken aniden minderin içine çekilen bir kadın imgesi beliriyor zihnimde.
Evin değişik köşelerinde çevirilecek metinler, çalışma masasının çekmecesinde iki sigara ve mutfaktan gelen kızarmış tavuk kokusu... Birazdan yanacak. Gidip altını kapamalı. Aynaya da bakmalı giderken. Çizgiler, çubuklar gerilmeli. Ne garip bir yüzdür ortaya çıkan ! Çekik gözleri ve mahsun duruşu ile bir yarı Japon. On bir yılın ardından hala anne olamayan cefakar bir geyşa. "Benim olmayan bir çocuğu sevemem" diyen birine ısrarla, anlamsız bir görev bilinciyle sarılan
bir sarmaşık.

5 Eylül 2010 Pazar


Dolores'in sesini duyuyorum
Beni çağırıyor...
Saçlarımı kumların üzerine özenle bırakırken
Ve ağır aksak
Yaşlı bir kadın gibi yürürken sonsuzluğun izinden
Mavi ağacın yapraklarından örtünmeliyim...

Uykuya ihtiyacım var
Deniz fenerime, onun yanına giderken
Soğuğa ihtiyacım var
Biliyorum ki bir andan ibaret her şey
Mevsimlerin ard arda bir oyunmuşçasına gelmesi de öyle
Gölgelerimi ver bana
Sahildeki tepenin üzerinde
Bir başına oturabilmek için
Onlara ihtiyacım var...